Kadınların rahminden milli erojen bölgelere Saray’ın bekası


Yazdır

.

AKP politikaları, nüfusu ‘demografik bir avantaj’ olarak, büyük bir yedek iş gücü ordusu ve ucuz emek deposu olarak görmeyi mümkün kılan neoliberal politikalarla oldukça uyumludur. Burada kadının çok çocuk doğurması istihdamdan düşmeye değil, modüler, güvencesiz istihdam biçimlerinin yerleşikleşmesine kapı aralamaktadır. Kısacası AKP’nin gericiliği, ataerki militanlığı ile sermaye düzeninin arzuları arasında herhangi bir çelişki yoktur

Geçtiğimiz hafta Reis yine höykürmeli, ateşli konuşmalarından biriyle gündeme geldi. Beyinsel aktivitemiz, sıkıcı bilgiyi paketleyip korumaya ayak dirediği için konuyu tam hatırlayamıyoruz. Şöyle bir şeyler söylemiş olmalı:

“Eyyyy prezervatif denen mihrak unsuru. Eyyyy paralelci spiraller, doğum kontrol hapları!!! Vatan haini vajinal diyaframlar! Müslüman ailenin sizlerle işi olmaz. Müslüman aile sevişirken bile vatan aşkıyla sevişir.”

İşte biz tam böyle Müslüman ve de milli erojen bölgelere odaklanmışken Reis’ten yeni bir beyanat geldi: ‘Anneliği reddeden kadın, eksiktir, yarımdır’

Kısacası konumuz, ‘yarımlık’ hakaretlerinden, ‘vatani görev olarak annelik’ söylemine; anneliği teşvik eden politikalardan kürtajla ilgili erişim kısıtlamalarına ‘AKP’nin nüfus politikaları’.

En başta sorulması gereken, bu kadar ısrarın nedeni nedir sorusu.

Yine üzerinde durulmaya değer konulardan biri AKP rejiminin doğumcu (pronatalist) politikalarının özgül bir yanı olup olmadığıdır. Yani aslında bu işler hep böyleydi de, AKP çeşitli gerekçelerle konuyu temcit pilavı gibi önümüze mi sürmekte?

Sözgelimi bugün AKP’nin üç çocuk söylemi ile 1931’de CHP programında yer alan 6 çocuk yapana madalya takma önerileri aynı ‘cinsiyet rejiminin’ sürdüğü anlamına mı gelir?

E tabii böyle bir süreklilik çizgisi varsa, adlı adınca faşist bir rejim olarak 12 Eylül’ün neden ‘kürtaj serbestisini’ sağlayarak (1983) bir sapma oluşturduğu da açıklanmalı.

Altı çocuklu kadına madalya takan cumhuriyet

Cumhuriyet döneminin, kimi yazarlara göre ‘demografik deprem’ olarak tanımlanan dramatik nüfus sorunu ile bugünün Türkiye’si arasında, nüfus politikalarını buluşturan bir düzlem bulmak mümkün mü?

Bazı olgulara bakalım.

Cumhuriyet Halk Fırkası’nın 1931 programında en önemli ‘toplumsal sorun’ olarak nüfus sorunu ortaya konmuştu. Genç Cumhuriyet altı çocuklu annelere ‘kahraman anne’ ünvanı veriyordu.

Genç Cumhuriyet’in lideri M. Kemal Atatürk bir beyanatında “Kadının en büyük görevi analık” demişti. (1)

Cumhuriyet’in kuruluşundan hemen önce özendirici nüfus politikası kapsamında memur ve işçilere zorunlu evlilik ilkesi ve doğan her çocuk için yüzde yirmi ücret zammı uygulanmaya başlanmıştı.(2)

1938’de evlenme yaşının düşürülmesi (erkeklerde 17 ve kadınlarda 15), gebeliği önleyici alet ve ilaçların satılmasının yasaklanması, ‘ırkın tümlüğü ve sağlığı aleyhinde cürüm’ olarak çocuk düşürmenin cezalandırılması (1926) ve hatta doğum kontrolü ve kürtaj gibi konularda propaganda yapılmasının dahi suç olması yeni rejimin en hararetli konularıydı.(3)

İşte tüm bu olgulara bakıp, bugünün AKP rejimiyle kimi benzerlikler kurulması en başta ciddi bir metodolojik hata olacaktır. Olgusal olarak bakıldığında; anneliğin kutsanması, çocuk yardımları-teşvikleri, doğum kontrolü-kürtaj gibi konularda yasakçı ya da engelleyici politikalar benzerdir.  Ancak tarihsel olarak bakıldığında, Cumhuriyet ile AKP Türkiye’si bambaşka dünya-tarihsel kulvarlardır.

İlki 30 yıl içinde doğum kontrolünü, yasakçı olmayan bir nüfus politikasını öyle ya da böyle gündeme getirebilmişken; ikincisi kadınların tüm kazanımlarına rağmen, 15 yıl içinde bir yüzyıl geriye giderek, ‘doğum kontrolünü’ hak olmaktan çıkarmak istemektedir.

Peki ya dünya-tarihsel kulvar?

Cumhuriyet için dramatik boyut şuydu, 1912’de başlayan ve 1922’de sona eren savaş sürecinde kabaca Anadolu nüfusu 5 milyon azalmış ve 18 milyondan 13 milyona düşmüştü. Öyle ki yabancı ülkelerden işçi getirtilen bir dönemdi.(4)

Dahası 20. yy’ın dünyası için ‘büyük nüfus güçlü ülke’ydi. Batı Avrupa ve ABD dahil hemen her yerde kürtaj cezaları, doğum kontrolü yasakları gibi pronatalist politikalar uygulanmaktaydı.

I.Dünya savaşı sonrası ise gelişmiş kapitalist ülkeler için refah devleti ya da az gelişmiş kapitalist ülkeler için sosyal devlet uygulamaları, büyüyen nüfusun yalnızca yedek işçi ordusuna dönüşmeyeceği, aynı zamanda eğitimden sağlığa devlet harcamalarına gereksinim duyulan bir masraf kapısına dönüşeceği hesabıyla birlikte, yeni dönemde pronatalist politikalar terkedilmeye başlandı.

Öyle ki büyük nüfus artık bir azgelişmişlik ölçüsü olarak görülmekteydi. Böylece Türkiye’de Nüfus Planlaması Hakkında Kanun ile doğum kontrol alet ve ilaçlarını kullanmak serbestleşti (1965).

Diğer yandan uzun yıllar nüfus politikasının önemli bir başlığı olarak ‘kürtaj yasakları’, çok ciddi sayılarda kadının yaşamına mal oldu. Kadınlar şiş, çivi, firkete vs cisimler kullanarak ya da bir takım bitki karışımı ilaçlar hazırlayarak ya da merdiven altı muayehanelerde hayatları pahasına istemedikleri gebelikleri önlemeye çalıştılar. Örneğin 1979’da yapılan tahminlere göre yılda 500 bin düşük yapılmakta, bunlardan 25 bin civarında kadın hayatını kaybetmekteydi.(5)

12 Eylül rejimini bile önlem almaya iten bu tablo çok ağırdı. Her ay iki bin den fazla kadın hayatını kaybetmekteydi. Kürtaj serbestisi geçmiş dönemin mücadelelerinin üstüne 1983’te yasalaştı ama pratikte hastanelerdeki uzun kürtaj kuyrukları gibi ciddi erişim kısıtları yıllar boyu devam etti.

Üstelik neoliberal politikalara koşut ‘sosyal devlet harcamalarının’ terkinin, Türkiye gibi pek çok ülke için en önemli sonuçlardan biri bir kez daha geriye, kürtaj karşıtı, pronatalist politikalara dönülmesi oldu.

Saray’ın bekası: Müslüman, Sünni ve Türk nesiller…

İdeolojik planda bugün Tayyip’in diline dolanan ‘zürriyet endişesinin’ Türk sağının zihin dünyasıyla akrabalığı sır değil. Doğum kontrolünü, kara ve kızıl emperyalizmin tuzağı olarak görenler, Müslümanlara dönük bir haçlı seferinden bahsedenler bu zihin dünyasında hep var oldular.(6)

60’lı yıllardaki bu zihniyetin bugünün AKP rejimine mirası dindar, kindar ve ‘kanları laboratuvar testinden geçebilecek’ Türklükteki nesillerdir. Nüfusu büyütülmek istenen tam da bu milli-müslüman toplumsallıktır.

1993- 2008 yılları arasında doğurganlık hızının bölgelere göre dağılımı gösteren bu tablo AKP rejimi için oldukça hayati bir veridir.(7)

Peki çelişik mi?

Daha doğrusu AKP rejiminin ‘anne olmayan yarım kadındır’ söylemiyle çocuk yapmaya, hatta çok çocuk yapmaya ve görünürde kadını ‘eve kapatmaya’ yönelik politikaları ile özellikle neoliberal politikalarla daha da belirginleştiği üzere ucuz, esnek, güvencesiz iş gücünün en önemli dayanağı olarak kadınların istihdamına yönelik koşulları arasında bir çelişki var mıdır?

Hiç değil.

AKP politikaları, nüfusu ‘demografik bir avantaj’ olarak, büyük bir yedek iş gücü ordusu ve ucuz emek deposu olarak görmeyi mümkün kılan neoliberal politikalarla oldukça uyumludur. Burada kadının çok çocuk doğurması istihdamdan düşmeye değil, modüler, güvencesiz istihdam biçimlerinin yerleşikleşmesine kapı aralamaktadır. Kısacası AKP’nin gericiliği, ataerki militanlığı ile sermaye düzeninin arzuları arasında herhangi bir çelişki yoktur.

AKP rejiminin ve hatta rejimin bekasının en önemli konularından biri tam da bu nedenle milli, Müslüman ve makbul toplumun nüfusunun artmasıdır. Israrın nedeni budur…

1- Vatan, Millet, Kadınlar, Der:Ayşe Gül Altınay, İletişim Yayınları, 5. Baskı, s.175

2- Türkiye’de Kadın Özgürlüğü ve Feminizm(1908-1935), Zafer Toprak, Tarih Vakfı Yurt yayınları, s. 10

3- http://bianet.org/bianet/bianet/139903-turkiye-de-kurtajin-kisa-tarihi

4- http://www.obarsiv.com/pdf/YaprakZihnioglu_NB.pdf

5- http://bianet.org/bianet/bianet/139903-turkiye-de-kurtajin-kisa-tarihi

6- http://bianet.org/bianet/siyaset/144341-devlet-turk-sagi-ve-nufus-muhendisligi

7- Tablo için bakınız http://sosyalistfeministkolektif.org/mutfak-cadilari/haziran-2012/303-odul-yerini-yasaga-birakirken



Daha Yeni:



Daha Eski: