Lice’den Soma’ya, Soma’dan Lice’ye


Yazdır

.

Zaman acımasız, nasıl geçiverdiğini idrak edemediğim iki yıl öncesinde bu günlerde Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi’ne seçildik. Türkiye’nin vasatın da altına düşürülmüş sağlık ortamında bir hekim örgütünün önünde zaten on yüz milyon iş varken, bizim görevimiz savaş ve Ezidi göçü ile başladı.

Sadece sağlık sistemi mi, iktidar savaş ile çocuk oyuncağı gibi oynarken devasa göç akınına daha o vakitlerde hazırlıksız yakalanmış; insancıl barınma koşullarını sağlamakta bile sınıfta kalmıştı. Yolumuz pek çok kez bölgeye düştü; parklarda, spor salonlarında, sokaklarda yaşamaya çalışan insanları iyi kötü gözleyebildik. AFAD kamplarına girişimiz, oralardaki yaşamları görmemiz ise her nedense yasaktı.

Ziyaretlerimizden birinde Lice yolu üzerinde kurulmuş direniş/barış çadırlarına rasgeldik, durduk; ne var ne yok bir soralım, nedir meram öğrenelim diye. Tarih bilmem kaç Ağustos 2014. Durduğumuz nokta tam da Gezi Direnişi sırasında Medeni Yıldırım’ın öldürüldüğü yer. Yemyeşil, sepserin, fepferah bir vadiye HES yapılacaktı, adım başına kalekol dikilecekti, dağın başında ne gereği varsa 4 şerit yol yapılacaktı. Yolun yapımına ciddi bir doğa katliamı yapılarak başlanmış, halk direnince durdurulmuştu.

Anneler vardı, kadınlar her yaştan, aileler, çoluk çocuk ve gençler… “Buralardakiler bizim ağacımız, toprağımız, HES mes yaptırmayız, ağacımıza kıydırmayız” diyorlardı. Barış da istiyorlardı ama, barış olmazsa daha nice kalekollar için nice ağaçlar kesilirdi; o yüzden çadırlar hem direnişe hem barışa kurulmuştu.

Genç bir çocuk geldi yanımıza, gözleri çakmak çakmak. “Abla” dedi, “Soma’da yüzlerce işçiyi öldürdüler. Zengin adam yerin dibine iner mi, milleti üç kuruşa muhtaç ettiler, adam inmeyip n’apsın, ne yedirsin çocuğuna? Bak biz yoksulluğu iyi biliriz Abla, lazım olmayan inmez yerin dibine. Biz Soma için çok ağladık, bunu Batı’daki arkadaşlarınıza anlat, Soma da bizim memleketimiz, oradaki madenci de biziz, orada ölen de biziz Abla”. Hikaye kimileriniz için tekrar olacaktır, çünkü tuttum sözümü. Ankara’ya döndüğümde her yerde, herkese bu mesajın elçiliğini yaptım. “Bu ses” dedim, “yüreğimiz buradan çarpsın”.

Türk Tabipleri Birliği’ndeki görevim ömrüm boyunca unutmayacağım ve elçiliğini yapmaktan da asla vaz geçmeyeceğim bu mesajla başladı.

Dedik ya, zaman acımasız… Nice öldük; Diyarbakır, Suruç ve kaç kez Ankara… Günlerden bir gün Kasım 2015 oldu, bu kez misafir ağırlayan bizdik; ölüm acısı çeken ölüm acısı çekenin halini iyi bilir… Soma’da katledilen madencilerin aileleri 10 Ekim katliamı nedeniyle taziye ziyaretine geldiler evimize, Türk Tabipleri Birliği’ne. Oğlunu kaybeden ve torunlarına bakmakla yükümlü kendisi de emekli maden emekçisi olan Somalı baba söz aldı; “Biz ezilenleriz, yoksullarız. Ben oğlumu Soma’da kaybettim; ama Sur’da, Cizre’de, Suruç’ta, Ankara’da ölen de benim oğlum, onlar da benim canım. Hep fukaraları öldürüyorlar, bunu bir anlasak o zaman bu iş biter”.

Tüylerim diken diken oldu. Ülkenin en kana bulanmış ucundan taşıdığım mesaj ile, ülkenin en kana bulanmış diğer ucundan aldığım mesaj Ankara’da buluşmuşlardı. Her ikisi de birbirinden bihaber, ama her ikisi de kucaklıyordu birbirini. İnsan isyan ediyor; bu kucaklaşmayı engellemek için uydurulan tüm kutsanmış yalanların üzerinde tepinesi geliyor…

2014-2016 dönemleri arasındaki görevimin sona erdiği bu günlerde, mesaj kendini tamamladı; Lice’deki o çocuk artık hayatta değilmiş, sivil ölümlerden biri olarak hayatını kaybetmiş… Bu haberi ise Soma Madenci Evi’nde katledilen emekçilerin çocuklarıyla deve-cüce oynarken öğrenmiş oldum. İsyan isyan üstüne…

Zaman acımasız, örgütlü kötülük daha da… Ama ah bir anlasak, bir anlatsak da artık geç olmasa hiç bir şey ve hiç kimse için. Ne dersiniz, bu kucaklaşmaların havada kalmamasını sağlayamaz mıyız? Başka mesajların elçisi olmak için, artık düğün dernek çadırlarını dikmek için, emekçilerin öksüz bırakılmış bebelerine daha başka bir ülke verebilmek için, katledilmemek için artık ve hala neyi bekliyoruz?



Daha Eski: